Gazeteci-yazar Atilla Güney’in kaleme aldığı Topuklu Kaldırımlar, edebiyat dünyasında sıradan bir kitap yayını olmanın ötesine geçerek toplumsal bir yüzleşme metni olarak dikkat çekiyor. Yazarın ifadesiyle eser, “bir kitap değil, bir..
Gazeteci-yazar Atilla Güney’in kaleme aldığı Topuklu Kaldırımlar, edebiyat dünyasında sıradan bir kitap yayını olmanın ötesine geçerek toplumsal bir yüzleşme metni olarak dikkat çekiyor. Yazarın ifadesiyle eser, “bir kitap değil, bir vicdan çağrısı” niteliği taşıyor. Kadına yönelik şiddet, toplumsal duyarsızlık ve erkek egemen kültürün görünmez duvarları üzerine inşa edilen bu çalışma, hem bireysel hem de kolektif sorumluluğa işaret eden güçlü bir manifesto olarak değerlendiriliyor.

Güney, eserinin çıkış noktasını açık bir şekilde ortaya koyuyor: “Topuklu Kaldırımlar, Fatma Nur Çelik’ler ölmesin diye yazıldı.” Bu vurgu, son yıllarda artan kadın cinayetleri ve şiddet vakalarına karşı duyulan derin toplumsal yaraya işaret ediyor. İstanbul’da öğrencisinin bıçaklı saldırısı sonucu hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik, yalnızca bir isim değil; kadınların maruz kaldığı sistematik şiddetin sembolü olarak hafızalara kazındı.
Yazar, bu acı olaydan yola çıkarak, bir kadının sesinin susturulmaması, bir genç kızın hayallerinin yarım kalmaması ve bir annenin çığlığının duyulmadan kaybolmaması gerektiğini vurguluyor. Kitap, bireysel trajedilerin istatistiklere indirgenmesine karşı güçlü bir itiraz niteliği taşıyor.
Eserin en çarpıcı yönlerinden biri, hedef kitlesine dair yapılan net tanım. Güney’e göre Topuklu Kaldırımlar, yalnızca kadınlara değil; özellikle erkeklere yazıldı. Bu yaklaşım, sorunun kaynağına ve çözümün adresine dair doğrudan bir mesaj içeriyor.
“Değişim, görmezden gelinen yerden başlar” diyen yazar, şiddeti durduracak olanın da, suskunluğu bozacak olanın da insan olduğunu hatırlatıyor. Bu bağlamda kitap, erkek okura bir suçlama değil; bir sorumluluk çağrısı yöneltiyor. Kadınların yaşadığı korkunun empati düzleminde anlaşılması, kayıpların ardındaki derin acının hissedilmesi ve “keşke”lerin gecikmişliğinin fark edilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Eserin ana eksenini “sorumluluk” kavramı oluşturuyor. Güney, kitabın okunmasını bir tercih meselesi olmaktan çıkararak toplumsal bir yükümlülük çerçevesine taşıyor. Ona göre, bir hayat daha sönmeden, bir isim daha üçüncü sayfa haberlerine düşmeden, bir “Fatma Nur” daha eksilmeden harekete geçmek gerekiyor.
Kitapta yer alan anlatılar ve değerlendirmeler, yalnızca olayları betimlemekle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda okuru sorgulamaya, konfor alanını terk etmeye ve kendi tutumlarını yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil söylem, eğitim sistemindeki şiddet iklimi ve medyanın dili gibi başlıklar, eserin ele aldığı temel meseleler arasında yer alıyor.

Topuklu Kaldırımlar, edebi bir anlatının sınırlarını aşarak toplumsal bir bilinç metnine dönüşüyor. Kitap, yalnızca bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda bir çağrı yapıyor. Şiddetin normalleştirilmesine, suskunluğun meşrulaştırılmasına ve “bana dokunmayan yılan” anlayışına karşı net bir tavır sergiliyor.
Uzmanlara göre, son yıllarda Türkiye’de kadına yönelik şiddetle ilgili artan kamuoyu hassasiyeti, edebiyat ve düşünce dünyasında da karşılık buluyor. Atilla Güney’in eseri, bu çabanın dikkat çeken örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Güney’in mesajı açık: Okumak, burada yalnızca sayfaları çevirmek değil; anlamak, yüzleşmek ve sorumluluk almak demek. “Topuklu Kaldırımlar”ı okumak, bir duyarlılık göstergesi olmanın ötesinde, toplumsal değişime katkı sunma iradesi olarak konumlandırılıyor.
Bir hayat daha sönmeden, bir annenin çığlığı daha duyulmadan kaybolmadan ve bir genç kızın hayalleri daha yarım kalmadan… Yazarın çağrısı net: Artık birileri gerçekten okumalı.