İstatistikten Yapay Zekâya Uzanan Bir Zihin Yolculuğu…. Bursa’nın yakın dönem akademik ve düşünsel tarihine bakıldığında, bazı isimlerin izi yalnızca üniversite koridorlarında değil, kentin ekonomik aklında, entelektüel ikliminde ve kamusal tartışmalarında..
İstatistikten Yapay Zekâya Uzanan Bir Zihin Yolculuğu….
Bursa’nın yakın dönem akademik ve düşünsel tarihine bakıldığında, bazı isimlerin izi yalnızca üniversite koridorlarında değil, kentin ekonomik aklında, entelektüel ikliminde ve kamusal tartışmalarında da belirgin biçimde hissedilir.
İşte o isimlerden biri: Prof. Dr. Necmi Gürsakal.
Branşı istatistik.
Ama etkisi rakamlarla sınırlı değil.

Prof. Dr. Necmi Gürsakal, 41 yıl boyunca Bursa Uludağ Üniversitesi’nde binlerce öğrenci yetiştirdi. Akademik üretimi yalnızca ders anlatmakla sınırlı kalmadı; bazıları üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan 60’ı aşkın kitaba imza attı.
Bir dönem Olay Gazetesi’ndeki köşe yazılarıyla, Bursa kamuoyuna ekonomi ve veri temelli düşünme alışkanlığı kazandırdı. Bursa ekonomisine yönelik araştırmaları ve yorumları, kentin sanayi ve ticaret hafızasında ayrı bir yer edindi.
Uludağ Üniversitesi’nden sonra Fenerbahçe Üniversitesi’nde üç yıl öğretim üyeliği ve yöneticilik yaptı. Bugün ise Mudanya Üniversitesi Rektör Yardımcısı olarak akademiye ve gençlere dokunmayı sürdürüyor.
Hafta içinde, “Zekâ Yapay, İnsan Gerçek” adlı yeni kitabıyla yaptığı ziyarette kendisine şu soruyu yönelttik:
“Bir istatistik profesörünün yapay zekâya ilgisi nereden geliyor?”
Yanıtı, bugünün tartışmalarını 15 yıl öncesine bağlayan bir hatırlatmayla başladı:
“Teknolojiye ilgim yeni değil. Senin de bildiğin gibi, büyük veri kitabımı yaklaşık 15 yıl önce yazdım. O dönemde istatistik bilimiyle birlikte R yazılımını öğrenmeye başladım.”
Bu ilgi zamanla derinleşti. R programlama ve veri analitiği üzerine yazdığı kitap, üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu; ilerleyen baskılarda teknik ve teorik bölümler genişletildi.
Prof. Dr. Gürsakal’ın yeni kitabı “Zekâ Yapay, İnsan Gerçek”, bir teknik el kitabı değil; insanlığın girdiği yeni eşiğe dair felsefi ve toplumsal bir uyarı metni.
Kitabın çıkış noktasını şu sözlerle anlatıyor:
“2023 yılından itibaren insanlar tarihlerinin en tehlikeli ve en büyük deneyini yapmaya başladılar. Ateşle oynamayı severlerdi; bu kez makineye, bütün okulları okutur gibi, insanın yazdığı tüm metinleri okuttular ve sorularına makineden cevap aramaya başladılar.”
Onun altını çizdiği kırılma noktası çok net:
“İnsanın dostu da düşmanı da bugüne kadar kendi soyundan olan insandı. Hem kendi türüyle hem doğayla mücadele etti. Ama 2023’ten itibaren artık insanın geliştirdiği yeni bir varlık var: makine.”
Yapay zekâya dair en büyük kaygısı, bu dönüşümün hızının yeterince kavranamaması:
“Dünya siyasetçileri bu süreci tam olarak algılayamadı. Ama tüm düzenler değişecek.”
Ve ekliyor:
“Önünde sonunda bu işin sonu insana dokunacak. Her şeyi makine yapmaya başladığında, insan işsiz kalacak.”
Bu cümleler, yalnızca bir akademisyenin kaygısı değil; emek, eğitim ve anlam kavramlarının yeniden tanımlandığı bir çağın habercisi.
Tam da bu noktada Prof. Dr. Gürsakal’ın altını çizdiği yeni kavramlar devreye giriyor:
“Bu, klasik anlamda kodlama değil.
Yapay zekâ destekli kodlama.
Doğal dil ile kodlama.
Sezgisel kodlama – yani Vibe Coding.
Hatta daha da kışkırtıcı bir çağrı var:
‘Elle kod yazmayın. Eski yöntemle uğraşmayın.’”
Bu sözler yalnızca teknolojik bir dönüşümü değil, eğitim sisteminin, meslek tanımlarının ve bilginin doğasının kökten değiştiğini ilan ediyor.
Bir yanda, üniversitelerin müfredatlarının artık gelişmelere yetişemediğini açıkça dile getiren yapay zekâ uzmanları…
Diğer yanda ise, eğitim sisteminin dışına itilmiş ama hayata tutunmaktan vazgeçmemiş bir genç.
Bu iki sahne üst üste geldiğinde, asıl sorunun “kod yazmak” değil, öğrenmeyi kimin, nasıl ve ne hızla gerçekleştirdiği olduğu net biçimde ortaya çıkıyor.
Bu tartışmanın tam ortasında, bir sosyal medya paylaşımı adeta ezberleri bozuyor:
“Beş yıl önce İsveç’te neredeyse hiç mühendislik deneyimim olmadan liseden ayrıldım ve bir startup’a katıldım.
Bugün ise Sora ekibiyle Yapay Genel Zekâ geliştiren bir araştırma bilimcisi olarak OpenAI’ya katıldım.”
Bu sözlerin sahibi Gabriel Petersson.
Bu hikâye, yalnızca bireysel bir başarı öyküsü değil; yeni çağın öğrenme biçimlerinin canlı bir kanıtı.
Petersson, OpenAI mülakatında MIT, Stanford ve Harvard mezunu, doktoralı mühendislerle aynı masadaydı. Ancak kendisine yöneltilen sorular klasik anlamda “kod yaz” soruları değildi.
Sorular şunlardı:
“Bu devasa yapay zekâyı nasıl daha akıllı hale getiririz?”
“Sistemler kendi kendini nasıl geliştirebilir?”
“İnsan sezgisini makine öğrenmesine nasıl aktarabiliriz?”
Yani mesele, satır satır kod yazmak değil;
problemi doğru tanımlamak, doğru soruyu sormak ve sezgisel düşünceyi teknolojiyle buluşturabilmekti.
Bugün yapay zekâ araçları kodu zaten yazabiliyor.
Asıl farkı yaratan, ne yazdıracağını bilmek.
Bu da bizi şu gerçekle yüzleştiriyor:
Geleceğin yazılımcısı,
klavyesi hızlı olan değil;
düşünen, analiz eden ve yön veren kişidir.
“Vibe Coding” yaklaşımı, teknik bilgiyi reddetmiyor; onu doğal dil, sezgi ve problem çözme becerisiyle harmanlıyor.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, eğitim sistemleri hâlâ:
Ezbere dayalı sınavlara,
Statik müfredatlara,
Yıllar öncesinin meslek tanımlarına
tutunmaya çalışıyor.
Oysa Gabriel Petersson örneği tek bir gerçeği haykırıyor:
Diploma değil yetkinlik,
müfredat değil merak,
kalıp bilgi değil öğrenme hızı belirleyici.
Belki de artık soruyu tersinden sormak gerekiyor:
Kim korkuyor kod yazmaktan?
Yoksa korkulan şey;
ezberden kopmak mı?
konfor alanını terk etmek mi?
öğrencinin öğretmeni geçmesi mi?
Yapay zekâ çağında mesele kod yazmak değil;
kodun ötesini düşünecek cesareti göstermek.
Ve bu cesareti gösterenler, ister üniversite sıralarında olsun ister okuldan çoktan ayrılmış olsun, geleceği şekillendirenler olacak.
