Bursa Okulu’nun “Müzede Sanat Söyleşileri” kapsamında gerçekleştirdiği buluşmada fotoğraf sanatçısı A. Nur Türk, katılımcıları fotoğrafın teknik dünyasından çok daha öteye, imge, hafıza, kimlik, yalnızlık, ötekileştirme ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki..
Bursa Okulu’nun “Müzede Sanat Söyleşileri” kapsamında gerçekleştirdiği buluşmada fotoğraf sanatçısı A. Nur Türk, katılımcıları fotoğrafın teknik dünyasından çok daha öteye, imge, hafıza, kimlik, yalnızlık, ötekileştirme ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki üzerine düşündüren kavramsal bir yolculuğa çıkardı. Türk, fotoğrafı yalnızca bir görüntü üretme aracı olarak değil, dünyayı sorgulamanın, tanıklık etmenin ve insanın kendi iç dünyasına bakmasının bir yolu olarak ele aldı.
Fotoğrafla kurduğu ilişkinin hikâyesi ise profesyonel bir eğitimden çok daha önce, lise yıllarında başladı.
“Fotoğraf çekmeyi severim” diyen A. Nur Türk, bu başlangıcı şöyle anlatıyor:
“Babam liseye başladığımda makaralı amatör işi bir makine almıştı. Başladım fotoğraf çekmeye, ama çok film yaktım…”
Sonraki yıllarda farklı makineler kullanan Türk, kullandığı ekipmanın değişmesine rağmen fotoğrafla kurduğu ilişkinin zaman içinde başka bir boyut kazandığını söylüyor. Özbekistan ve Hollanda’da çektiği fotoğrafları kitaplarında kullanan sanatçı için fotoğraf, giderek yalnızca bir görüntü üretme biçimi olmaktan çıkıp düşünsel bir alana dönüşüyor.
Fotoğraf sergilerini ve albümleri yakından takip eden Türk, bu ilgisini üretim pratiğiyle de sürdürüyor.
Bursa Okulu tarafından 27 Eylül’de düzenlenen “Müzede Sanat Söyleşileri” programında bu kez fotoğrafın teknik özelliklerinden çok, fotoğrafın düşünceyle kurduğu ilişki ele alındı.
“Kavramsal Fotoğraf ile Bir Karşılaşma: İmgeden düşünceye, görüntüden sorgulamaya” başlıklı etkinlikte A. Nur Türk, kendi üretimlerinden hareketle kavramsal fotoğrafın dünyasını anlattı.
Bursa Okulu’nun kurucusu, diş hekimi ve tarih doktoru Alper Can’ın sanatçıyı tanıtan kısa konuşmasının ardından başlayan sunum, klasik bir fotoğrafçılık anlatısının oldukça dışındaydı.
Türk, fotoğraf makinesinin teknik özelliklerinden, objektiflerden ya da çekim tekniklerinden söz etmek yerine izleyiciyi felsefe, insan, toplum ve bireyin iç dünyası üzerine düşünmeye davet etti.
Sunum boyunca Jean-Paul Sartre’ın da içinde olduğu felsefi düşünce dünyasına göndermeler yapılırken, fotoğrafın “görüneni kaydetme” işlevinin ötesine geçerek görünmeyeni sorgulayan bir araca dönüşebileceği fikri öne çıktı.
Fotoğraf: Canan Ekinci Yılmaz
A. Nur Türk’ün çalışmalarının önemli özelliklerinden biri, bireysel meselelerle toplumsal sorunları aynı fotoğrafik zeminde buluşturması.
Sunumun ilk bölümünde yer alan “120 Metrekare” projesi de bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biri.
Sanatçı, Zonguldak’ta engelli raporu almak için mücadele eden, ikisi yaşlı üç kişilik bir aileyi fotoğraflıyor. Bu süreçte fotoğraf, yalnızca yaşananları belgeleyen bir araç olarak kalmıyor; sanatçının tanıklığı, ailenin engelli raporuna ulaşma çabasına da katkı sunuyor.
Ancak hikâyenin seyri ağır bir kayıpla değişiyor.
Hasta eşine bakan baba, bu süreçte düşüyor ve iki ay sonra hayatını kaybediyor.
Türk’ün çalışmasında fotoğraf böylece bir insan hikâyesinin tanığına dönüşüyor. Görüntünün arkasında bürokratik bir mücadele, yaşlılık, hastalık, bakım emeği, yalnızlık ve kimsesizlik gibi çok katmanlı bir hayat hikâyesi beliriyor.
Bu bölümde Kahraman Tazeoğlu’na atfedilen,
“Dilde sessizlik, kalpte dilsizlik; budur işte kimsesizlik.”
sözünün de çalışmanın duygusal atmosferiyle örtüştüğü ifade ediliyor.
Sunumun ikinci önemli başlığı ise “İç Bükey Sancısı”.
Bu çalışmada A. Nur Türk, yalnızca topluma değil, kendisine de bakıyor.
Ötekileştirme, fiziksel tecrit, baskı, kimlik, yetersizlik ve aidiyetsizlik gibi kavramlar, sanatçının öz-portreleri üzerinden ele alınıyor.
Fotoğraf burada dış dünyayı kaydeden bir pencere olmaktan çıkıp sanatçının kendi ruhsal alanına yönelttiği bir bakışa dönüşüyor.
Türk, çalışmasında hafıza ile unutmak, hatırlamak ile kaybetmek arasındaki gelgitleri sorguluyor. Bireyin geçmişiyle kurduğu ilişkinin kimlik oluşumundaki rolüne dikkat çekiyor.
Bu nedenle “İç Bükey Sancısı”, yalnızca bir öz-portre serisi olarak değil, insanın kendisine ve içinde bulunduğu topluma yönelttiği soruların görsel karşılığı olarak okunabilir.
Sanatçının kendi ifadesiyle fotoğraf, burada bir tür “ruh röntgenciliği” işlevi görüyor.
A. Nur Türk’ün fotoğraf anlayışının merkezinde, görüntüden önce gelen düşünce ve sezgi bulunuyor.
Sanatçı fotoğrafı kendi ifadesiyle bir “arka bahçe” olarak tanımlıyor.
Bu arka bahçe; düşüncelerini, sessizliğini, gözlemlerini ve iç dünyasına ilişkin sorgulamalarını biriktirdiği kişisel bir alan.
Türk için fotoğraf, yalnızca gerçeğin temsil edilmesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda durmak, bakmak, tanıklık etmek ve görünene başka bir açıdan yaklaşmak anlamına geliyor.
Sanatçı, görüntüyü üretmeden önce onunla sessiz bir ilişki kurmayı önemsiyor.
Bu nedenle fotoğraf onun için yalnızca “çekmek” değil, görmekten önce düşünmek anlamına geliyor.
“Fotoğraf benim afyonum” sözünü kullanan Türk, görüntünün ortaya çıkmasından önce yaşanan bu bekleme ve gözlem halini üretimin önemli bir parçası olarak değerlendiriyor.
A. Nur Türk’ün üretim pratiğinde kavramsal sanat önemli bir yer tutuyor.
Sanatçı, dünyaya ilişkin itirazlarını ve sorgulamalarını kavramsal sanat ve onun fotoğraf alanındaki karşılıkları üzerinden ifade ediyor.
Bu yaklaşımda fotoğraf, yalnızca “ne gördüğünü” anlatan bir araç değil.
Aynı zamanda;
gibi soruların peşinden gitmenin bir yolu.
Türk, farkındalık ve görme biçimleri üzerinden bir tür içe dönüş yaşadığını, bunun da dünyayla empati kurmasına yardımcı olduğunu ifade ediyor.
A. Nur Türk, 2013 yılından bu yana profesyonel olarak fotoğraf üreten, Bursa’da yaşayan bir fotoğraf sanatçısı, eğitmen ve gözlemci olarak çalışmalarını sürdürüyor.
Kendisini “görsel bekçi” ve gözlemci olarak tanımlayan sanatçı, fotoğrafı hayatının bir “arka bahçesi” ve aynı zamanda görsel bir günlük olarak görüyor.
Temel ve ileri fotoğraf eğitimlerini 2013-2014 yıllarında Bursa’da, yerel fotoğraf toplulukları ve atölyeler aracılığıyla tamamlayan Türk, sonraki yıllarda fotoğrafı farklı disiplinlerle buluşturan çalışmalar gerçekleştirdi.
Kavram, sinema, müzik, roman ve şiir gibi farklı sanat alanları, sanatçının fotoğraf üretiminde birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, birbirini besleyen ifade biçimleri olarak öne çıkıyor.
Bu doğrultuda belgesel fotoğraf atölyeleri ve sunumlar da gerçekleştiren Türk, fotoğrafın diğer sanat disiplinleriyle kurduğu ilişkiyi üretiminin önemli unsurlarından biri olarak görüyor.

A. Nur Türk bugüne kadar çok sayıda sergi, festival, söyleşi ve fotoğraf etkinliğinde yer aldı.
Sanatçının seçili çalışmaları arasında;
yer alıyor.
Bu çalışmaların ortak noktalarından biri, fotoğrafı yalnızca estetik bir görüntü olarak ele almamaları.
Yalnızlık, toplumsal dışlanma, kimlik, hafıza, birey, şehir ve insanın kendi iç dünyası gibi kavramlar, Türk’ün üretimlerinde farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor.
A. Nur Türk’ün fotoğraf serüveni, babasının lise yıllarında aldığı amatör bir fotoğraf makinesiyle başlayan kişisel bir meraktan, kavramsal ve düşünsel bir üretim alanına uzanıyor.
İlk yıllarında “çok film yaktığını” söyleyen sanatçı için bugün fotoğrafın değeri yalnızca ortaya çıkan görüntünün kalitesinde değil.
Asıl mesele, o görüntünün ne söylediği.
Hangi hikâyeyi görünür kıldığı.
Neye tanıklık ettiği.
Ve izleyicide hangi soruyu bıraktığı.
Bu açıdan bakıldığında A. Nur Türk’ün fotoğraf anlayışında makine, yalnızca bir araç.
Asıl fotoğraf ise makinenin arkasındaki bakışta başlıyor.
Bursa Okulu’ndaki söyleşinin ortaya koyduğu temel düşünce de burada düğümleniyor:
Fotoğraf, yalnızca gördüğümüz şeyi kaydetmek değil; gördüğümüz şeyin ardındaki dünyayı sorgulamak için de kullanılabilir.
A. Nur Türk’ün çalışmalarında görüntüden düşünceye, düşünceden sorgulamaya uzanan yolculuk tam da bu noktada başlıyor.